Sinema dünyasının en çok konuşulan işlerinden biri şu an gişede… Christopher Nolan’ın The Odyssey filmi, Homeros’un destanını görkemli karelerle perdeye taşıyor gibi görünüyor. Ama durun… Bakın ne oluyor? Filmin asıl bel kemiği aslında görüntü değil! Millet salondan çıkıyor ama aklında bir melodi yok. Ama bedenleri hala o filmi hatırlıyor. İşin sırrı ne biliyor musunuz? Ses tasarımı…
Nörobilimciler bu duruma “bedensel dinleme” diyor. Yani beynimiz sadece melodiyi işlemiyor kardeşlerim. Ritmi, frekansı, kulağımızın duyamadığı o düşük titreşimleri, çevredeki sesleri… Hepsi otonom sinir sistemi üzerinden doğrudan bedenimize işleniyor. Bu yüzden filmdeki bazı sahnelerde “gergin hissediyoruz” ama nedenini bilmiyoruz. Nolan tam olarak bunu hedeflemiş. Adam kafayı kurmuş yani…
Deniz aslında filmin gizli karakteri! Çoğu filmde dalga sesleri sadece fon müziği gibi kalır, ambiyans olur geçer. Ama burada öyle değil. Bu filmde deniz adeta izleyiciyle konuşuyor. Kimi zaman tehdit ediyor seni, kimi zaman yalnızlığını büyütüyor, kimi zaman da vicdanının sesi oluyor. Ses ekolojisi diye bişey var, R. Murray Schafer’in dediği gibi doğal çevre sesleri asla sadece fon değildir. Anlatının psikolojik katmanlarını taşıyan aktif unsurlardır onlar.
Odysseus’un yolculuğu boyunca dalgaların ritmi sürekli değişiyor. Fırtınada kaotik, her şey birbirine karışıyor. Kalypso sahnelerinde geniş, ufuk gibi açılıyor. İthaka’ya yaklaşırken ise daha kontrollü hissettiriyor. Bu değişimi izlerken karakterin iç dünyasıyla paralel ilerlediğini görüyorum. Adamın ruh hali neyse, dalgalar da o… İnanır mısınız, bu filmde doğa adeta bir oyuncu gibi rol alıyor.
Peki davullar neden kalp ritmi gibi atıyor? İşte asıl mesele bu! Filmin son bölümlerindeki o yoğun vurmalı çalgılar sadece savaş atmosferi yaratmıyor. Bilinçli şekilde işlenmiş bu ses tasarımında ritim, giderek kalp atımına yaklaşan biyolojik bir etki oluşturuyor. Ne oluyor biliyor musunuz? İzleyicinin kalp atışı senkronize olmaya başlıyor, nefes alışverişi değişiyor, kortizol seviyesi artıyor, beklenti ve tehdit algısı yükseliyor.
Bu yüzden final sahnelerinde hissettiğimiz şey sadece “heyecan” değil. Vücudumuz, biz farkında olmadan tehdit moduna geçiyor. Film bittiğinde salondan bir sıkışmışlık hissiyle ayrılıyorsunuz. Bazı eleştirmenler Göransson’un müziğinin geri planda kaldığını söylüyor ama bu tamamen bilinçli bir tercih. Adamın ne yaptığını görüyorum ben… Besteci Ludwig Göransson, Nolan’ın isteğiyle geleneksel senfonik orkestrayı bir kenara bırakmış. Bronz metaller, ilkel vurmalı çalgılar, yeniden inşa edilen antik Yunan çalgıları ve doğal sesler kullanmış.
Amaç ne biliyor musunuz? “Müzik yapmak” değil! Amaç izleyiciyi antik dünyanın akustiğinin içine yerleştirip oyunun içine davet etmek. Adamlar klasik sinema müziğini değil, bambaşka bir şey kurmuşlar. Biz izlerken bunu farketmiyoruz ama bedenimiz her şeyi kaydediyor.
Sirenler neden şarkı söylemiyor? Filmin en güçlü sahnesi kesinlikle burası… Odysseus’un direğe bağlandığı Siren bölümü. Homeros’ta Sirenler sadece güzel şarkı söyleyen yaratıklar değil ki… Onlar bilgiyi vaat ediyor, hakikati vaat ediyor, insanın en derin arzusuna sesleniyor. Nolan bu sahneyi klasik “tehlikeli kadınlar” klişesinden çıkarıp tamamen işitsel bir psikolojik deneyime dönüştürmüş. Burada önemli olan Sirenlerin kendisi değil; duyulan sesin Odysseus’un zihninde oluşturduğu etki.
Ses diyeti perspektifi işte tam olarak bu! Nörobilim açısından bakıldığında bu sahne dürtü kontrolünün görsel değil işitsel bir sınavına dönüşüyor. Direğe bağlanmak fiziksel bir önlem. Ama asıl mücadele işitsel. Çünkü insan beyni ödül beklentisi oluşturan seslere karşı son derece duyarlı. Bu sahnede ses, karakteri fiziksel olarak değil zihinsel olarak ele geçiriyor! Birçok eleştirmenin filmin en unutulmaz anlarından biri olarak tam bu bölümü göstermesi boşuna değil. Siren sahnesindeki vokal kullanımı ve ses tasarımı filmin zirvesi!
Sonuç şu arkadaşlar… Odyssey’nin en büyük başarısı belki de “müzik yazmamış” olması. Onun yerine bir ses dramaturjisi kurmuşlar. Bronzun sesi… Rüzgâr… Kaya… Dalgalar… Nefes… Davullar… Ve sessizlik… Hepsi tek bir orkestranın üyeleri gibi çalışıyor. Bu yüzden film bittiğinde aklımızda bir melodi kalmıyor. Ama bedenimiz filmi ve özellikle o öne çıkarılması gereken sahneleri uzun süre hatırlıyor. Bazı filmler gözümüze hitap eder, bazıları kulağımıza. Nolan’ın Odyssey’si ise doğrudan sinir sistemimize dokunuyor! Bakalım bundan sonra sinema dünyasında bu ses anlayışı yankı bulacak mı? Gelişmeleri takip ediyoruz…
Kaynak: Orijinal Haber